Cuma, Nisan 14, 2006

Üniversite Üzerine (1)

Son bir hafta içerisinde, ajanslar, başkent Ankara'nın bir üniversitesinden, iki elim haber geçti. Her iki haber de, eylem tarzı ve seçilen hedef bakımından özdeş sayılabilecek saldırı olaylarını konu alıyordu. Gerçi sözkonusu üniversite, özellikle Ankara'da ikamet edenlerin nezdinde, milliyetçi/muhafazakar bir öğrenci profilinin çoğunlukta olduğu bir okul olarak nam salmış ise de, bu üniversitenin, böyle kısa bir zaman aralığı içerisinde, peşpeşe düzenlenen, bu denli sansasyonel saldırılara sahne olması, pek de görmeye alışkın olduğumuz bir manzara değildi. İlk haber, Gazi Üniversitesi Endüstriyel Sanatlar Eğitim Fakültesi'ne mensup bir araştırma görevlisinin, uzun saçlı ve küpeli olmasından ötürü, okul çıkışında taciz edildikten sonra dayak yemesine ilişkindi. Bunun üzerinden bir hafta geçmeden, bugün de, aynı üniversitenin Ziraat Fakültesi bünyesinde düzenlenen bahar şenliği sırasında, katılımcıların içki içmesini bahane eden üniversite dışından bir grubun, sopalarla ve palalarla şenliği bastığını öğrendik.

2006 baharını; yurt çapında sergilenen linç, kaba kuvvet ve vahşet gösterileriyle karşılayan Türkiye toplumunun, medenileşme yolunda girdiği tersine evrim sürecinin son karinesi olarak not edilecek bu olayları, bir sonraki yazıda ele almak üzere, şimdilik, bir kenara bırakıyorum. Bu olaylar, bana, 1861'de üniversitenin ne olup ne olmadığına dair çok özlü bir tanımlama yapan William Johnson Cory'yi hatırlattığı için, öncelikle, Cory'nin bu tanımını burada alıntılamak istiyorum. Bu tanımın ardından sözkonusu olayları değerlendirmek daha doğru olacak diye düşünüyorum. Sözkonusu alıntının, sırasıyla, orijinal metnini ve peşinden Türkçe çevirisini dikkatinize sunuyorum:

"...You are not engaged so much in acquiring knowledge as in making mental efforts under criticism. A certain amount of knowledge you can indeed with average faculties acquire so as to retain; nor need you regret the hours that you have spent on much that is forgotten, for the shadow of lost knowledge at least protects you from many illusions. But you go to a great school, not for knowledge so much as for arts and habits; for the habit of attention, for the art of expression, for the art of assuming at a moment's notice a new intellectual posture, for the art of entering quickly into another person's thoughts, for the habit of submitting to censure and refutation, for the art of indicating assent or dissent in graduated terms, for the habit of regarding minute points of accuracy, for the habit of working out what is possible in a given time, for taste, for discrimination, for mental courage and mental soberness. Above all, you go to a great school for self-knowledge."

"...Şu anda yaptığınız, bilgi edinmenin de ötesinde, eleştiri altında zihinsel çabalar göstermektir. Sıradan yeteneklere dayanarak belirli ölçülerde bilgiyi aklınızda tutacak kadar elbette öğrenebilirsiniz; unuttuklarınız için harcadığınız uzun saatlere de üzülmemelisiniz, çünkü yitirilen bilginin gölgesi sizi en azından birçok yanılgıdan korur. İnsan büyük bir okula, bilginin de ötesinde bir şeyler almak için, bazı sanatları ve alışkanlıkları kazanmak için gider. Özen gösterme alışkanlığı için, kendini anlatma sanatı için, bir anda yeni bir entellektüel konuma geçebilmek sanatı için, başkasının ne düşündüğünü hemen anlayabilme sanatı için, görüşlerinizin onaylanmamasına ve reddedilmesine katlanabilme alışkanlığı için, medeni bir şekilde olumlu ya da olumsuz görüş bildirme sanatı için, en küçük ayrıntılara dikkat edebilme alışkanlığı için, belirli bir süre içerisinde mümkün olanı kestirebilme alışkanlığı için, zevklerini geliştirmek için, ayırt edebilmek için, zihinsel cesaret için ve zihinsel sağlamlık için. Hepsinden önemlisi, insan büyük bir okula kendini tanımak için gider."

Foto: ODTÜ 1969 (Coşkun Eroğlu)
Yazının tamamı

Pazartesi, Nisan 10, 2006

Orda, Bir Salgın Var Uzakta

Geçenlerde yazdığım bir yazıda, Türkiye'nin 2006 baharına hareketli ve yoğun bir gündemle girdiğine, dolayısıyla -biraz komplo teorisyenliğine soyunarak- son günlerde medyada işlenen bahar yorgunluğu kavramının, biraz da bu peşpeşe gelen yıpratıcı olaylar serisinin dayattığı bir zorunluluk şeklinde değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmiştim. Ancak bu ayın başında, "Ora"dan, bahar yorgunluğunu katmerli bir şekilde hissetmemize yolaçacak, 21. yüzyıl Türkiyesi için akıllara durgunluk verebilecek bir haber aldık: Şırnak'ın -Şırnak'a kıyasla daha canlı bir ticari hayatın hüküm sürdüğü- ilçesi Cizre'de, ilçeyi kırıp geçiren bir salgın sonucunda, ilçe çapındaki 30 bin öğrencinin yarısı uyuz hastalığına yakalanmış ve bu yüzden ilköğretim okullarında öğretimin -mecburen- 2 günlüğüne durdurulmasına karar verilmişti.

Bu haber, maalesef hakettiği ilgiyi göremedi Türkiye medyasında. Bunu; evrensel anlamda "haber" kavramına sırt çeviren ve "haber"i kompartmanlara ayırarak değerlendiren, ancak sunulmaya değer ya da milli menfaatlerle uyumlu bulduğu zaman sözkonusu "haber"i yayımlayan Türkiye medyasındaki egemen zihniyetle açıklamak mümkün olduğu gibi; aynı medyanın, çoktandır okuyucusuyla/izleyicisiyle kurduğu ilişkiyi, adeta bir bakkal-müşteri ilişkisi şeklinde kurgulayarak başkalaşıma uğratması sonucunda, hitap ettiği "müşteriler"in, yaşadıkları steril hayatın içine kuruldukları konforlu evlerden bu tarz can sıkıcı memleket haberleri ile demoralize olmamasına dikkat etmesi ve böylece "müşteri"yi ürkütmemeye çalışması olarak da görülebilir. Ancak son günlerde, ülke çapında görülen milliyetçi kabarışın ve buna bağlı olarak "Ora"ya ve "Ora"nın insanına karşı peydah olan topyekun bir hissizlik, hatta düpedüz bir düşmanlık ikliminin, bu haberin hasıraltı edilmesinde önemli bir paya sahip olmasından endişe ediyorum, umarım yanılıyorumdur.

Haberin bizatihi kendisi ve habere ait detaylar fazlasıyla düşündürücü. İlçede 2 haftayı bulan su kesintisinin bu salgını tetiklemesinden tutun da, eczanelerde yeterli miktarda ilaç bulunamaması yüzünden hastalığın salgın haline dönüşmesine kadar, bir yığın iddia havada uçuşuyor. Ve sonuçta, okullar 2 günlüğüne tatil ediliyor, bir yandan da sınıflar dezenfekte edilmeye başlanıyor. Türkiye'de ilköğretim okullarının; kar tatili, doğal afet tatili, vb. başlıklar altında öğretime ara vermesini kanıksadık artık, ama böylesi bir tatil karşısında söz tükeniyor.

Bu ülkede, Doğu ve Güneydoğu'daki, elverişsizliği kronik bir hal almış yaşam şartlarından bahsederek o bölgede bazı iyileştirmeler yapılması gerektiğini ılımlı bir tonda dillendiren -marjinal falan değil- merkez eğilimli bir vatandaşa karşı, reaksiyoner milliyetçi cephenin ezberinden çıkarıp sunduğu ilk argüman "Sen İç Anadolu'nun köylerine git de bak, millet açlıktan kırılıyor, oranın insanının canı can değil mi?" repliğidir. Şimdi böyle bir gelişme karşısında, bu argümanın herhangi bir geçerliliği kalıyor mu? Evet, İç Anadolu gerçekten de Türkiye'nin en fukara bölgelerinden birisidir, ama böyle bir salgın haberi gelir mi İç Anadolu'dan? Peki, böyle bir haber gelse İç Anadolu'dan, bu kadar duyarsız kalır mıydık? En azından halk sağlığından girip çocukların yaşam hakkından çıkan bir düzine TV programı, konuyu didik didik etmez miydi, sorumluların üzerine gitmez miydi? O halde bu suskunluk, bu görmezden gelme niye?

Maalesef görünen o ki, Türkiye toplumunun ayağının altından, ülke vatandaşlarının zımnen paylaştığı kabul edilen ortak değerler zemini hızla kayıyor. Türk insanı ile Kürt insanının birarada yaşama iradesi hızla kayboluyor, "Ora"dan gelen haberler, hayatını kaybeden güvenlik güçlerinin ölüm haberleri dışında, artık canımızı acıtmıyor. Aslında, hem Türk tarafı hem de Kürt tarafı için bir karar anı yaklaşıyor gibi sanki. Umalım ki, Türk tarafı, militan söylemli Kürt siyasetçilerine rağmen, "Ora"yı vatanın bir köşesi olarak görmekte ısrar etme kararını; Kürt tarafı ise, bağımsız ve gerçekten barışçı, samimi bir siyasi hareketin yolunu açarak Türkiye içinde bir daha tecrit edilmelerine imkan vermeyecek yeni bir açılımı başlatma kararını versin, aksini düşünmek bile istemem.

Foto: Cizre'de bir ilköğretim okulu. (GençTürk Haber web sitesinden alınmıştır)
Yazının tamamı

Cuma, Nisan 07, 2006

Bir Konser İlanının Düşündürdükleri...

2006 yılında İstanbul, her tarzdan seçenekler sunan zengin menüsüyle, İstanbullu müzikseverleri seçim yapma konusunda sersemletmeye aday bir konser sağanağına maruz kalacak gibi gözüküyor. İlk olarak Chumbawamba ve Testament ile yüzünü gösteren bu sağanak; Depeche Mode, Apocalyptica, Alan Parsons Project, Sting, New Model Army, Deftones, Morrissey, Black Eyed Peas gibi grup ve müzisyenlerin, önümüzdeki bahar ve yaz aylarında sökün edeceği haberlerine bakılırsa, çok daha şiddetleneceğinin sinyallerini veriyor. Ancak asıl bomba, Roger Waters'ın konser haberinin duyurulması ile patladı: Efsanevi Pink Floyd'un eski vokalisti Roger Waters, 20 Haziran'da İstanbul Kuruçeşme'de sahne alacak.

Ortahalli bir Pink Floyd dinleyicisi olarak, bu haberi ilk duyduğum anda, mutlaka o tarihi akşamda Kuruçeşme'de yerimi almalıyım diye düşündüm. Ancak zamanla, bu konser, benim için cazibesini yitirmeye başladı ve bu büyük müzik adamının vereceği konsere gitmemeye karar verdim.

Fanatizm düzeyine varmayan, iddiasız Pink Floyd hayranlığıma bakarak "eh, senin için çok da zor olmamıştır bu kararı vermek" diye dudak bükenleriniz olabilir. Ancak, bu kararı vermemi sağlayan konsere ilişkin detayları öğrendikçe, esaslı veya sadık bir Pink Floyd hayranının da benzer bir hissiyata kapılıp bu konsere sırtını döneceğini düşünüyorum.

Konser ilanı, Pink Floyd hayranlarına dolaylı bir çağrı içeriyor: Konserin adı: "Roger Waters, The Creative Genius of Pink Floyd" (Pink Floyd'un yaratıcı dehası Roger Waters) olarak belirlenmiş, yani asıl hedef kitle Roger Waters hayranları, Pink Floyd ile olan bağlantısı da -gereksiz bir biçimde, gereksiz çünkü Roger Waters isminden haberdar olan istisnasız herkes, onun hangi grubun vokalisti olduğunu da bilir zaten- hatırlatılmış. Muhtemelen, konserin ticari yönünü gözden kaçıranların "Evet, bir zamanlar Pink Floyd vardı, ama öldü gitti işte, devrim yolunda hayatını feda etmiş Che'yi bile tereddütsüz meta haline getirdi bu düzen, Pink Floyd'un ne ayrıcalığı var da üzerinden para kazanmayalım ki?" mealinde bir mesaj yolu ile ayılmasını sağlamak üzere konmuş bu hatırlatma. Ve konser kapsamında, Roger Waters'un öz evladı sayılabilecek, Dark Side of the Moon albümünü canlı çalacağı duyuruluyor. Bütün bunları altalta toplayınca, -aslında bu kadar didiklemeye gerek yok, zaten konserin adından bile anlaşılıyor ya neyse- bu konserin tam anlamıyla bir Roger Waters konseri olduğunu anlıyoruz.

Roger Waters'ın, grubu terkedişinden sonra yeri doldurulamayan eşsiz vokalinin anısı önünde saygıyla eğilmeme rağmen, hiçbir zaman kendimi onun hayran kitlesi içinde görmediğim için, bu konserin bilet fiyatlarını duyar duymaz, fazla kafa yormadan konsere gitmekten vazgeçer ve böylece şu anda okuduğunuz bu satırlarla vaktinizi alıyor olmazdım. Bu konser ilanının Pink Floyd bağlamında dolaylı bir muhatabı olarak, beni ilgilendiren ve rahatsız eden yanı; kurulu düzene ciddi itirazları olan ve muhalif kimlikli bu müstesna grubun, bu kadar alenice, böyle ticari bir ilana konu edilişi. Pink Floyd dağılmış durumda, ama belli ki 40 senedir kazandığı paralarla yetinemeyen Roger Waters, hala grubun adını kullanarak ve işin kötüsü grubun adını kullanma işini, grubun felsefesine ve bizzat kendi yazmış olduğu "Money" parçasının ruhuna inat, alımgücü düşük insanlarla dolu Türkiye'de, 100 ila 250 YTL arasında değişen fahiş bilet fiyatları eşliğinde yürüterek biraz daha para kazanmakta herhangi bir sakınca görmemiş.

Sevgili Roger Waters, keşke bu kadar paragöz olduğunu ifşa etmeseydin de seni iyi anılarla, sanatçılığınla hatırlamamıza izin verseydin. Böyle konserler verecektin, müziği bu denli metalaştıracaktın madem, niye vaktimizi aldın onca yıl, o yazdığın sözlerle, bestelediğin parçalarla, yoksa dalga mı geçtin bizimle ayaküstü de haberimiz olmadı? İşin parasındaysan eğer; istediğin kadar, ölene kadar konserler ver, istediğin yerde istediğin bedeli belirle bu konserler için, ama Pink Floyd'u bu işe karıştırma lütfen, senin için sadece maddi bir anlamı kalmış olabilir, ama Pink Floyd bize çok daha fazlasını ifade ediyor. Ben en çok, bu konserde "Money"i çalacak mısın ve çalarsan eğer, sahne önüne 250 YTL değer biçtiğin bir konserde böyle bir ironiyi yaratacak olursan eğer, dinlemeye gelmiş olanlar nasıl bir tepki verecek, asıl onu merak ediyorum...

Foto: Roger Waters 2006 İstanbul konser ilanı. (Biletix web sitesinden alınmıştır)
Yazının tamamı

Çarşamba, Nisan 05, 2006

Bahar Yorgunluğu

Günler günleri, yetmedi, günler geceleri kovaladı, sonunda yenik düştü günler gecelere, geceler ebeydi artık, günler sobelemişti bir kere, sonra haftalar çıkageldi, ne kadar gece varsa, peşine takılmış günlerle birlikte, kattı önüne, sürdü götürdü. Derken aylar, haftaların çıkardığı bu toz dumanın üzerine çöktü, artık ne günlerin ne de haftaların esamisi okunuyordu, böylece geçti Serbest Stil'in uzatmalı kış uykusu, zaman zaman hiç bitmeyecek gibi gözükse de, sonunda nihayete erdi ve Serbest Stil, 2006 baharına uyandı; hevesle, iştahla, şevkle...

Aslında, memleketin baharı karşılama nümayişlerinin, yurdun her köşesinde, bu yıl biraz daha görkemli, biraz daha patırtılı törenler eşliğinde cereyan etmesinin bu uyanışta önemli bir payı olduğunu itiraf etmem gerek. Yoksa bana kalsa, bu kış uykusunu önümüzdeki yılın kış uykusuyla birleştirirdim herhalde...

2006 baharını, ülke çapında kendini kaybedercesine -ya da kendinden geçercesine- kutlama yarışında başı, 29 Mart'ta Sakarya'da Mahir Çayan afişi asmak isteyen iki öğrencinin üzerine çullanan yaklaşık 2,000 (yazıyla iki bin) kişilik güruh çekiyor. Mahir Çayan'ın 30 Mart 1972'de Kızıldere'de öldürülmesinden beri, her yıl, bu ülkede onun anısına saygı duyan insanlar, sessiz-sedasız çeşitli etkinlikler düzenler, bu etkinliklerle ilgili afişler, bildiriler asar. Sözkonusu iki öğrenci de, aynı amaçla harekete geçmiş, ancak PKK'nın yeni bir toplumsal kalkışma stratejisi uyarınca, son günlerde Güneydoğu'da arka arkaya organize ettiği gösterileri her akşam televizyondan dişlerini gıcırdatarak izleyen ve bu gösterilerde, PKK ve onun cezaevindeki lideri lehine açılan pankartların, atılan sloganların rahatsızlığını içten içe hisseden bir grup Sakarya'lı, adeta elifi görse mertek sanır dedirtecek şekilde, asılan afişleri, PKK bayrağı renklerine benzeterek bu iki öğrenciye tez elden bir linç operasyonunu reva görmüş.

Gençler, görüntülerden anlaşıldığı kadarıyla, öncelikle -ve doğal olarak- şoke olmuş bu gözü dönmüş kalabalığı böyle apansız karşılarında bulunca. Kimbilir, o anda o gençler belki de, delikanlılık kültüründen beslenen ve bu kültürle her fırsatta gözümüze sokacak derecede övünen Türkiye'li erkek nüfustan, o akşam Sakarya örneklemi içinden seçilen 2,000 kişilik bu temsili kesitin, 2 kişiye karşı 2,000 gibi sayısal bir adaletsizliği nasıl olup da içine sindirebildiğine ve mertlikten en çok dem vuranların nasıl olup da en çok iddialı oldukları, tapındıkları delikanlılık bahsinde bu denli ikiyüzlü davranabildiklerine şaşırmıştır.

Gençler, bir işhanına sığınarak ve ancak polis kıyafeti giydirilip bir panzere bindirildikten sonra canlarını kurtarabilmiş. Neden sonra, afişin asıl mahiyeti konusunda gayriresmi ve ayaküstü bir brifing ile bilgilendirilen güruh, hızını alamamış; hazır toplanmışken ve hazır ortak şuursuzluk limitlerini zorlayan bir linç yeter sayısına erişmişken, DTP il binasına yönelelim demiş ve orayı talan etmiş.

2006 baharını yurt çapında karşılama törenleriyle ilgili başka başka haberler de düştü ajanslara. Bunlardan en dramatiği, 29 Mart 2006'da, Diyarbakır'daki gösterilerde hayatını kaybeden 8 yaşındaki çocuğun babasının, cenaze dolayımıyla maruz kaldığı utanç verici muameleydi. Evladının naaşını güvenlik sebebiyle teslim etmemişlerdi babaya, ambulansla mezarlığa doğru yola çıkan cenazenin peşinden bir süre koşan baba, bir ara trafiğin durmasını fırsat bilip ambulansın arka kapısına elini attı, ama kapı açılmadı, baba, biraz sonra toprağa vermek üzere olduğu oğluna, ambulansta bile refakat edemiyordu, edemezdi, çünkü, zinhar, o ölmüş çocukla babası bir araya geldi mi, ahalinin ne can güvenliği kalırdı ne de mal güvenliği...

Türkiye, 2006 baharını, insan onurunun ayaklar altına alındığı geçmiş senelere rahmet okutacak bir vecd ile, bir nevi toplu psikoz ayinleri düzenleyerek karşılıyor. Ülkenin dört bir yanındaki liselerden, ölümle sonuçlanan bıçaklama haberleri geliyor. PKK, kitle gösterilerinde ön saflara çocukları yerleştiriyor, Güneydoğu'da planladığı yeni bir hareketliğin ısınma turlarını atıyor, o gösterilere İstanbul'dan, Taksim'de toplanan gruplarla, destek geliyor, peşisıra, bu gösterileri televizyondan izleyen bazı Beyoğlu sakinleri, Dolapdere civarında, elde balta, kılıç (evet bildiğimiz kılıç) ve sopalar olmak üzere, sokağa fırlıyor ve polisle birlikte gösterici kovalıyor. DTP eşbaşkanı Başbakan'dan, İçişleri Bakanı'ndan randevu talep ediyor aylardır, Başbakan, nihayet bir cevap veriyor bu taleplere, "Sen hele bi PKK'yı terör örgütü olarak gördüğünü ilan et bakalım" mealinde esip gürlüyor, aslında kestirip atıyor, bırakın bu hassas dönemin gerektirdiği ciddi, etraflı çalışmaları yürütmeyi, ince bir üslubu bile esirgiyor, ortalama insanın duyarlılıklarını kaşımayı tercih ediyor, kendiliğinden gelişen, örgütsüz, bu haliyle örgütlüsüne kıyasla daha tehlikeli, kabına sığmayan sıradan faşizmin çarklarına su taşıyor bir gayret...

Bahar yorgunluğu deyip durdukları bu galiba, baharı böyle karşılayan bir memlekette, hangi bünye bu olup bitenleri kaldırabilir ki...

Foto 1: Sakarya'lı linç ekibinden bir enstantane.(Milliyet gazetesinin web sitesinden alınmıştır)
Foto 2: Linçten kurtulan gençler. (İnternethaber isimli haber portalından alınmıştır)
Foto 3: Mahalleli, kılıçla, gösterici avında, Dolapdere, İstanbul. (Milliyet gazetesinin web sitesinden alınmıştır)
Yazının tamamı

Pazar, Aralık 25, 2005

Depremini Bekleyemeyen Ülke (2)

1999 Gölcük depremi ertesinde, Türkiye'nin deprem ülkesi olduğuna uyandığı bir döneme girdiğini, ancak henüz yolun başında olduğunu daha önceki bir yazımda ele almaya çalışmış ve yakın zamanda İstanbul merkezli yıkıcı bir depremin beklendiğinden hareketle, konuyu işlemeye devam edeceğimi söylemiştim. Kaldığımız yerden devam edelim. Sözkonusu İstanbul depreminin büyüklük bakımından Gölcük depreminden aşağıda kalır bir yanının olmayacağını öngören bilimadamları, son 2000 yıl içinde kaydedilmiş depremleri inceleyerek bu depremin 2030'a kadar gerçekleşme ihtimalini %62 olarak hesaplamış durumdalar.

Beklenen İstanbul depremi konusunda yapılan çalışmalara bağlı olarak yapılan hesapların sonucunda ortaya konulanın, aslında bazı öngörüler olduğunu not ederek ve bu hesaplamaların detaylarına girmeden şunu söylemek gerekir: Evet, bu bir öngörüdür, çeşitli kabullere bağlı bir metodoloji sonucunda elde edilmiş bir olasılık değeridir karşımızdaki. Ancak, ortada, bilimsel bir değer taşıyan ciddi bir çalışma olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Yani, ay tutulması, güneş tutulması gibi doğa olaylarının yer hareketlerini tetiklemesi veya yeraltı sularında deprem öncesinde bazı değişimler gözlemlenmesi ya da karınca hareketleriyle depremler arasındaki olası bir bağıntının incelenmesi gibi ham, geçerliliği tartışılır, hatta safsata düzeyinin ötesine geçemeyen bir öngörüden sözetmiyoruz. Tersine, dünya üzerinde deprem bilimi hakkında çalışan, farklı disiplinlerden gelen bilimadamlarınca kabul görmüş ve literatüre geçmiş bir metodolojinin ürettiği bir öngörüdür önümüzdeki.

Türkiye toplumu, ne yazık ki, okuma edimine "uzaktan bir akraba" muamelesini reva gördüğü ve dolayısıyla herhangi bir bilim dalıyla "gitmesek de görmesek de, orda bir bilim var uzakta" merkezli bir ilişki kurduğu için, beklenen İstanbul depreminin gerçekleşme ihtimali üzerine fazla kafa yormuyor. %62'nin anlamını çözmeye ve buna göre hazırlanmaya uğraşmıyor. Bilimsel bir sonucun ya da öngörünün kesinlik içermemesi hoşuna gitmiyor. Zaten -özellikle bilim sözkonusu olduğunda- araştırmayı, öğrenmeyi sevmeyen toplum, deprem dinamiği üzerine bir şeyler öğrendikçe, konunun boyunu aştığını hissedip alelacele, yaşadığı kafa karışıklığının da etkisiyle, bilimin sunduğu verilere gereken ilgiyi göstermez olmaya başlıyor. Bunun yerine, Türkiye toplumu, kolaycılığa kaçmayı seçiyor.

Kolaycılık, kendini üç farklı şekilde gösteriyor. Toplumun bir kısmı, yukarıda anılan, öznel ve tartışmalı yöntemlere, özellikle depremin tam olarak ne zaman ve nerede gerçekleşeceğine dair vaadettiği kesin bilgi sunma iddiasının büyüsüne kapılarak, yüzünü dönüyor. Veya, otoriteye olan tarihsel düşkünlüğün etkisiyle, toplum, medyada öne çıkan ve böylece uzmanlığı kendinden menkul, "bir bilen"i kendince tescil ederek konuyu, uzmanlarına -büyük bir memnuniyetle- bırakma yolunu tercih ediyor. Son olarak ise, geleneksel kaderci bakış açısıyla "olacağı varsa olur" ya da "Allah'ın dediği olur" şeklinde yaklaşıyor toplum depreme.

Bu kolaycı zihniyet, bu üç yoldan hangisini seçerse seçsin, beraberinde, bu ölümcül meselede dahi, bir rahatlama, gevşeme hissini getiriyor. Mesela, İstanbul'da artık, kime sorsanız, evinin zeminin kaya olduğunu öğreniyorsunuz. İnsanlar, nereden ve nasıl bu bilgiyi edinmişler bilemiyorsunuz. Ya da zeminin ne kadar değişken olabileceğinden, kayalık bir zeminin dahi, içerisinde düzensizlikler ya da zayıf bölgeler taşıyabileceğinden haberleri var mı, onu da anlayamıyorsunuz. Sadece, mesnetsiz bir inanma ve bu inanca bağlı bir rehavet havası görüyorsunuz insanlarda. Belki de, sorunlarımızın azameti karşısında başvurduğumuz o kronik "derin dondurucuya kaldırma", görmezden gelme ve böylece sorunu unutma hastalığımız depreşiyor bir kez daha.

Bu kolaycı zihniyete ait bir başka garip davranış biçimi ise, artık binlerce insanın, teletext üzerinden Kandilli Rasathanesi'nin sürekli güncelleyerek yayınladığı deprem raporlarını izlemesi. Bunun kime, ne gibi bir faydası var, belli değil. Depremi anlamaya üşenen insanlarımızın, sadece ve sadece Türkiye'nin bir deprem ülkesi olduğunu her dakika gözümüze sokmaktan başka bir anlam ifade etmeyen o rakamların tefsirine girişmesi, acı bir ironi yaratıyor aslında.

Depremle, hayatımızın birinci derecede muhatabı olması gereken bir meseleyle, bu şekilde bağlarımızı koparmak, ona yabancılaşmak gibi bir lüksümüz yok. Bolca eleştirdiğim bu yaklaşımların üzerine, bir sonraki yazıda, %62'lik olasılığı duyduktan sonra ne yapmamız ve depreme hazırlıktan ne anlamamız gerektiğine girmek istiyorum.

Foto: İzmit 1999. (BBC'nin web sitesinden alınmıştır)
Yazının tamamı

Çarşamba, Kasım 23, 2005

İkinci Maç - Oyuna bir çelme (2)

Son yazımda, 12 Kasım 2005'te Bern'de oynanan maçı ve bu maçın ardından yaşananları, biraz "iğneyi kendine, çuvaldızı başkasına" hissiyatıyla, biraz da 16 Kasım'da İstanbul'da oynanacak ikinci maça dönük projeksiyonları bağlamında, ele almaya çalışmıştım. Kaldığımız yerden devam edelim. İlk maçı takip eden günler içerisinde, Türkiye cenahında, anahatları; peyderpey tansiyonu yükseltmek, "göze göz, dişe diş" düsturuna müracaat ederek toplumun intikamcı duygularını harekete geçirmek, böylece bir yandan ateşli bir taraftar baskısına zemin hazırlayıp diğer yandan da rakibin gözünü korkutmak şeklinde belirlenmiş bir stratejinin tedavüle sokulduğunu gördük.

Bu, Türkiye için yeni sayılmayacak bir taktikti. 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası grup eleme maçları kapsamında, 2 Nisan 2003'te Sunderland'de karşılaştığımız İngiltere'ye yenildikten sonra, Türkiye, 11 Ekim 2003'te İstanbul'da İngiltere'yi ağırlayacağımız rövanş maçı öncesinde, benzer bir atmosfere girmişti. İlk maçta, rakip, tıpkı İsviçre gibi, istekli tribünleri önünde, agresif bir oyun çıkarmıştı ve yine İsviçre maçındaki gibi, 2-0'lık bir skorla yenilmiştik. Rövanş maçına, ilk maçta hem üzerimize çullanan tribünlerin hem de saha içinde maruz kaldığımız hırslı mücadelenin acısını çıkarmak adına, İsviçre maçı için benimsediğimiz gerilimi tırmandırma politikasına benzer bir şekilde bilenerek hazırlandık. Sonuç, tutuk bir oyundan sonra, 0-0'lık bir beraberlikti. Gerilimi tırmandırmak, oyuncularımıza yaramamıştı ve bir kez daha, profesyonel futbolcularımızın duygularını kontrol edemeyişine, oyuna konsantre olmak yerine, üretkenlikten uzak bir hınçla rakip oyunculara saldırışlarına tanıklık ettik. Ayrıca, İsviçre'de milli marşımızın ıslıklanmasını dilimizden düşürmediğimiz bugünlerde, şu detayı da hatırlamakta fayda var: İngilizler'i konuk ettiğimiz bu maçta, İngiliz milli marşı, tribünlerin yoğun ıslıkları altında çalınmıştı. Hem de ilk maçta, böyle bir saygısızlığı Sunderland'de görmediğimiz halde...

Buna rağmen, geçmişten ders almaya yanaşmadık ve daha 2 sene önce yaşadıklarımızı unutup aynı hataya tekrar düştük. İsviçre'ye karşı oynadığımız ikinci maçta, sergilediğimiz oyuna ve Dünya Şampiyonası biletini kılpayı kaçırmamızla sonuçlanan 4-2'lik galibiyete bakıldığında, bu kez, bu taktik tutmuş gözüküyor. Ancak, maalesef, bu taktiğin bilançosu, kantarın topuzunu kaçırdığımız bir evsahipliği fiyaskosu oldu. Maç sonunda rakibe karşı kontrolsüzce gerçekleştirdiğimiz fiili saldırıların faturası ise, dünyaya rezil olmanın yanısıra, 2010'da düzenlenecek Dünya Şampiyonası'ndan men edilmeye kadar varabilecek ağır cezaları beklemeye başlamak oldu.

Maçın başında, İsviçre milli marşını sükunet içinde dinleyerek medeni olmamalarından şikayetçi olduğumuz İsviçre'lilere güzel bir ders verme fırsatını ıskalayan tribünler, maç boyu, sahaya bir şeyler yağdırarak medeni olma meselesini dert edinirken ne derece samimi olduğumuzun ipuçlarını vermiş oldu böylelikle. Maç sonu ise, futbolseverler için gerçekten çok talihsiz görüntülere sahne oldu. FIFA Başkanı Blatter'in haklı olarak vurguladığı gibi, Dünya Kupası vizesini baraj maçları sonunda almayı başaran takımların biri dışında hepsi, bu başarılarının tadını doyasıya çıkarıyordu 16 Kasım'ın 17 Kasım'a dönmek üzere olduğu saatlerde, o takımın adı İsviçre'ydi ve yine Blatter'in söylediği gibi, zaferlerine sevinmek şöyle dursun, maçın bitiş düdüğüyle birlikte, adeta hırsızlar gibi oyun alanını koşarak terketmek zorunda kaldı.

O koşan konuk oyunculara ilk çelme, Beşiktaş'ın efendiliğiyle tanınmış eski kaptanı ve maç günü Türk milli takımı teknik kadrosunda görevli Şifo Mehmet'ten (Mehmet Özdilek) geldi. O çelme, aslında, geleneksel Türk konukseverliğine, yıllarca özenle, emekle biriktirilmiş saygın bir kariyere, gelecek organizasyonlarda yer alma hayallerimize atıldı. Bu simgesel anlamı büyük ve cereyan edişiyle olduğu kadar öznesiyle de yüzümüzü ziyadesiyle kızartan çelme, maç sonunda, soyunma odası tüneline gözü dönmüş bir halde girmeye şartlanmış Türk milli takımına, aynı zamanda, beklediği hücum borusunu çalmak anlamına geliyordu. Maalesef, maç sonu gördüklerimiz, işittiklerimiz, tüneldeki arbedeyle sınırlı kalmadı. Maçtan sonraki ilk birkaç gün içerisinde, tünel girişinde Mehmet Özdilek'e tekme atıp içeri kaçan İsviçre'li bir futbolcunun her şeyi başlattığını ispatlamaya çalıştık. Sonradan anlaşıldı ki, maç sonu görüntülerini lehimize kullanmak üzere montajlamıştık. Allahtan, sağduyu galip geldi de, maçtan 2 gün sonra, Doğan Haber Ajansı'nın o ünlü çelmeyi gösteren görüntüleri, medya üzerinden kamuoyuna sunuldu. Bu arada, Beşiktaş kulübü, Mehmet Özdilek'e, destek mesajları verdi. UEFA Kupası kaldırmış ve İtalya'da top koşturmuş, halen İngiltere'de kariyerini sürdüren Emre Belözoğlu "Tünelde yaşananlar için üzgün değilim" diye buyurdu. Fatih Terim, dişlerini gıcırdatarak hakemlere çattı: "Her iki maçın hakemi de Türkiye'ye kıymıştır." diyerek.

Türkiye'ye geldikleri uçaktan daha körüğe adım attıkları anda, burunlarının dibinde eli bayraklı Havaş çalışanlarını bulan, havaalanında 2.5 saat bekletilen ve bu süre zarfında yarım metre mesafeden, polis gözetiminde tacize uğrayan, çıkışta bindikleri otobüs, yumurta yağmuruna tutulan İsviçre kafilesi, işte bu anılarla ayrıldı Türkiye'den. Oysa ortada bir oyun vardı sadece. Evet, artık endüstriyellemiş bir spor dalı futbol, naif yaklaşımları kaldıramayacak kadar paraya dayalı bir yapısı var, ama sonuçta sadece bir oyun. Kitlelerin aşık olduğu, oyun varyasyonları ve zenginliğiyle büyük ilgi gören, keyif veren bir spor dalı, popüler bir eğlence. Peki, kritik maçları ölüm-kalım meselesi olarak kodlayan, oyundan zevk almaya değil oyun üzerinden kişisel güdülerini tatmin etmeye bakan biz, ne zaman sakinleşip oyunun güzelliğinin farkına varabileceğiz? Ya da bizi olur olmaz her yerde, barbarlıkla itham edenlere "evet, barbarız, hem de en alasından" diye haykırarak mı cevap veriyoruz? Yoksa niyetimiz bağcıyı mı dövmek? Bereket, Mehmet Özdilek'in, yaptığı hareketten ötürü özür dileyip görevinden ayrılması bir nebze ferahlatıyor yüreğimizi de, gelecek günlerde oyuna gereken saygıyı göstereceğimize dair bir umut yeşeriyor içimizde...

Foto 1: Fatih Terim, 16 Kasım 2005 İstanbul. (Berliner Morgenpost web sitesinden alınmıştır)
Foto 2: Mehmet Özdilek, 16 Kasım 2005 İstanbul. (Turkworld.ch web sitesinden alınmıştır)
Yazının tamamı

Cumartesi, Kasım 19, 2005

Stat Dışı Bir Maç Analizi (1)

2005 Ekim ayı başında, Almanya'da 2006 yazında oynanacak olan dünya kupasına katılacak son 5 takımı belirleyen kura çekimi sonunda, Türkiye milli takımı, İsviçre ile 12 Kasım 2005'te deplasmanda ve 16 Kasım 2005'te kendi sahasında, iki baraj maçı oynamak üzere eşleştiğinde, Türkiye'nin böylesine utanç verici bir duruma düşebileceği, aklımızın ucundan bile geçmiyordu. Gerçi, ana lisanı şiddet olan, en ufak bir tahrik karşısında kendini kaybeden ve bu andan sonra gözü kararıp sağa sola şuursuzca saldıran, her şey olup bittikten sonra da yaptıklarını tahrik oluşuyla meşrulaştırmaya çalışan Türkiye toplumunun, gerek futbol alanında gerekse hayatın diğer alanlarında defalarca tanık olduğumuz, mütecaviz karakterini unutmuş değildik. Ama İsviçre ile alıp veremediğimiz bir şey olmadığı için, işin bu raddeye varmasını da beklemiyorduk haliyle.

12 Kasım'da Bern'de, maça gidenlerden öğrendiğimiz kadarıyla, stada gelinceye dek, her şey yolundaydı. Milli takım kafilesi günler önce Bern'e gelmiş ve havaalanında sorunsuzca işlemlerini hallettikten sonra maç hazırlıklarına başlamıştı zaten. Maç gününe kadar, İsviçre medyasının, Türkiye milli takımını tatlı-sert yorumlarla konu ettiğini gözlemledik. Ancak, her özgür ve medeni ülkede görülmesi doğal olan ve abartılacak bir düzeyde olmayan iğnelemelerdi bunlar. Maç günü ise, günboyu her iki ülkenin taraftarlarının dostça -ve hatta zaman zaman bir arada- gülüp eğlendiği bir hava vardı. Maç saati gelip çattığında, çoğunluğunu İsviçre'lilerin oluşturduğu tribünlerde, şaşırtıcı bir ilgi göze çarpıyordu. Yine Bern'de, 26 Nisan 1995'te Türkiye ile, bu kez 1996 yazında İngiltere'de düzenlenecek olan Avrupa Futbol Şampiyonasına katılabilmek için grup eleme maçında karşı karşıya gelen İsviçre'de, hiç bu kadar coşkulu ve kalabalık bir tribün görüntüsü olmadığını hatırlıyoruz bu noktada. Belli ki, geride bıraktığımız 10 yıllık dönemde İsviçre'nin futbola ilgisi artmış. Başlama vuruşundan önceki milli marş seremonisi sırasında, daha da şaşırtıcı bir gelişme oldu: Tribünler Türk milli marşını ıslıkladı. Maçın seyri ise, tribünlerin ilgisine paralel bir şekilde, İsviçre'li oyuncuların hırslı, agresif oyun anlayışı ve Türk milli takımının silik görüntüsü ile belirlendi. Maç sırasında, tribünlerden sahaya zaman zaman çeşitli cisimler atıldığını da gördük bu arada. Maç, İsviçre'nin 2-0'lık galibiyetiyle biterken, maçsonunda da herhangi bir hakaret, taciz ya da fiili saldırı gelmedi İsviçre kanadından.

Bundan sonra Türkiye kanadında gördüklerimiz ise, Türkiye futbol kamuoyunun çok aşina olduğu maçsonu söylemlerinin tekrar tekrar ısıtılıp önümüze sürülmesinden ibaretti. "Hakem kötüydü, muhtemelen yanlıydı da, üstelik bir penaltımızı da es geçmişti. Milli marşımızın ıslıklanması, başlıbaşına bir skandaldı. Sözde medeni İsviçre'liler düpedüz artniyetliydi, vs, vs." nameleri döküldü teknik kadronun ve oyuncuların ağzından. Türkiye Süper Ligi'nde, bu bayat nameleri yıllardır dinlemekten bezmiş bir futbolsever olarak, bu kez, kariyerine bir UEFA Kupası ve İtalya'da Fiorentina ile Milan gibi kulüpleri çalıştırmış olma başarılarını sığdırmış teknik direktörümüzün ve yine aynı UEFA Kupasını kazanmış kadrodan gelen, İtalya ile İngiltere gibi üst düzey liglerde oynamış, artık 35'ine merdiven dayamış, takımdaki diğer oyunculara örnek olmasını beklediğimiz kaptanımızın ağzından aynı nakaratları duyunca, onların adına utandım. Bu insanlar, yılların ve Avrupa maceralarının verdiği tecrübeyle, gittikçe daha babacan, daha yapıcı davranmaları gerekirken, aksine provokatif sözler sarfederek nasıl irtifa kaybettiklerinin farkında değil mi? Futbola verdikleri yıllardan hiç mi bir şey öğrenememişler? En azından maç sonucunu kabullenmeyi, rakibe saygı duymayı da mı öğrenememişler? Kaybettikleri maçın ardından, bu halleriyle, mızıkçı çocuklara benzediklerini görmüyorlar mı? Kariyerlerinin sonuna gelmiş bu iki futbol adamı, neden kariyerlerine yakışan bir kapanışı bize çok görüyor? Futboldan koptuktan sonra onları iyi hatırlamamıza neden izin vermiyorlar? Her şey bir yana, mesleğine saygı duyan bir profesyonele yakışmıyor bütün bu sözler, davranışlar silsilesi.

Maalesef, işgal ettikleri pozisyon gereğince, 12 Kasım'dan itibaren, bir kuyumcu özeni ile hareket etmesi gereken futbol adamlarımızın sorumsuzca davranmalarını tetikleyen ve nihayet 16 Kasım'da elimizde patlayan bir bombaya dönüşen sürecin fitilini, böylece Terim ateşlemiş oldu. 16 Kasım'da oynanan son maçın öncesinde, maç içerisinde ve sonunda yaşananlar, ilk maçtan sonra tanık olduklarımıza rahmet okutacak kadar yüz kızartıcıydı. Bir sonraki yazıda, stat dışından maç analizine buradan devam edeceğim.

Foto 1: Fatih Terim, 12 Kasım 2005 Bern. (AP: Murat Sezer, FIFA World Cup web sitesinden alınmıştır)
Foto 2: Hakan Şükür, 12 Kasım 2005 Bern. (Television Suisse web sitesinden alınmıştır)
Yazının tamamı