Kayıtlar

Joseph Goebbels - Günlüklerinden Bazı Alıntılar

1924-1945 yılları arasında tuttuğu günlükleri bugünün Türkiye'si için ibretlik bir tarihi vesika olarak okunması gereken, Alman nasyonal-sosyalist hareketinin önde gelen bir ideoloğu. 1992 yılında Ralf Georg Reuth, bu günlükleri "Joseph Goebbels: Tagebücher 1924-1945" başlığı altında 5 cilt halinde yayımlamış. Birikim'in Şubat 2007 tarihli 214. sayısında, bu günlüklerle ilgili, Tanıl Bora'nın "Bayrak Denizi... ve Linç" başlıklı birkaç sayfalık bir yazısı çıktı. Bora, bu günlüklerin hikâyesini kısaca anlattıktan sonra "günümüzden ve Türkiye'den örneklerle kıyaslamalara kalkmayacağım. Okur, mukayeseye ehil ve ariftir" diye devam ediyor sözlerine. Daha sonra, bu günlüklerden çeşitli alıntılarla okuyucuyu başbaşa bırakıyor. "Kitleler aklını yitirmiş bir sarhoşluk içinde. Böyle devam etmeli." (s.696) "Halk bu fanatizmden çıkamaz ve çıkamayacak." (s.763) Goebbels, akla meydan okuyan "sarsılmaz inanç"ı bir mitos o...

Zyklon B - "Bunları Biliyor muyuz?" Köşesi

İnsanlar üzerinde (bilinen) ilk kullanımı, 1920'lerde ABD'nin Rio Grande sınırı boyunca gerçekleştirilmiş olan öldürücü kimyasal. O yıllarda ABD Göçmen Bürosunun kararı uyarınca, sınırı geçmeye çalışan Meksika'lı göçmenler sınırda durdurulup ABD'li doktorların gözetimine alınıyormuş. Doktorlar; anadan üryan soydukları göçmenleri "homoseksüellik, düşük IQ ya da fiziksel kusur var mı" gibi test'lerden geçirdikten sonra, DDT, Kerosen ve sülfürik asit gibi kimyasallarla "dezenfekte" etmeye çalışıyormuş. 1929'dan sonra bu "dezenfektan"lar arasina Zyklon B de dahil edilmiş. ABD'liler, göçmenlere dayattıkları bu uygulamayı, olası bir tifüs salgınına karşı bir tedbir olarak savunmuş. Ancak ilginçtir, o yıllarda göçmenlerin geldiği bölgede sadece kayda gecmiş iki tifüs vakasının olduğu tespit edilmiş. 1924'te ABD'de göçmenlerle ilgili olarak yürürlüğe giren bir yasal düzenleme de (The US Immigration Restriction Act of 1924) bu ...

İkinci Viyana Kuşatması

Avusturyalıların etkilerini hala hissettikleri travmatik tecrübe. Bu etkileri Viyana'da karşınıza çıkan bazı heykellerde, Viyana müzesinde (Wien Museum) gezerken ve Viyana tarihi üzerine Avusturyalıların yazdıkları kitapları karıştırırken görebilmek mümkün. Mesela, kuşatmayla ilgili şöyle bir mit geçiyor tarih kitaplarında: Kuşatma sürerken, şehirde kıtlık ve salgın hastalıklar başgöstermeye başlıyor. Halkın yavaş yavaş umutları tükeniyor. Öyle ki, Türklerin şehri almak için yeraltından tüneller kazdıkları söylentisi yayılıyor. Bunun üzerine şehrin ileri gelenleri, halkı, duydukları olağandışı herhangi bir sesi ya da titreşimi hemen haber vermeleri yönünde uyarıyor. Bir süre sonra bir akşam bir fırıncı, duvarının arkasından garip sesler duyuyor ve askerlere haber veriyor. Bunun üzerine duvar yıkılıyor ve derin bir kuyu açmakta olan Türkler görülüyor. Avusturyalılar bu kuyuya su basarak yaklaşan Türk askerlerinin boğulmasına yolaçıyor ve bu hikâye "bir fırıncı sayesinde Türkl...

Franz Joseph

Habsburg Hanedanlığı'nda, tam adı Franz Joseph 1 olarak geçen imparator. Franz Joseph 1 1848'de tahta çıkmıştır. 1848 Devrimi'nin Avrupa'yı sarstığı bir dönemde tahta çıkmış olmasına rağmen, 1916'daki ölümüne dek kesintisiz 68 yıl süren istikrarlı bir yönetim göstermiştir. Avusturyalılar, Avrupa tarihinin en uzun monarşi dönemlerinden biri olan Franz Joseph 1 döneminin bu istikrarını; halkın imparatoru sevmesi, imparatorun çalışkanlığı (güne sabah 4:30'da başlarmış) gibi faktörlerle açıklar. Avusturya'da, Franz Joseph 1'in halka açık sadece bir heykeli bulunuyor, o da Burggarten'da...

Üniversite Üzerine (1)

Resim
Son bir hafta içerisinde, ajanslar, başkent Ankara'nın bir üniversitesinden, iki elim haber geçti. Her iki haber de, eylem tarzı ve seçilen hedef bakımından özdeş sayılabilecek saldırı olaylarını konu alıyordu. Gerçi sözkonusu üniversite, özellikle Ankara'da ikamet edenlerin nezdinde, milliyetçi/muhafazakar bir öğrenci profilinin çoğunlukta olduğu bir okul olarak nam salmış ise de, bu üniversitenin, böyle kısa bir zaman aralığı içerisinde, peşpeşe düzenlenen, bu denli sansasyonel saldırılara sahne olması, pek de görmeye alışkın olduğumuz bir manzara değildi. İlk haber, Gazi Üniversitesi Endüstriyel Sanatlar Eğitim Fakültesi'ne mensup bir araştırma görevlisinin, uzun saçlı ve küpeli olmasından ötürü, okul çıkışında taciz edildikten sonra dayak yemesine ilişkindi. Bunun üzerinden bir hafta geçmeden, bugün de, aynı üniversitenin Ziraat Fakültesi bünyesinde düzenlenen bahar şenliği sırasında, katılımcıların içki içmesini bahane eden üniversite dışından bir grubun, sopalarla ve ...

Orda, Bir Salgın Var Uzakta

Resim
Geçenlerde yazdığım bir yazıda , Türkiye'nin 2006 baharına hareketli ve yoğun bir gündemle girdiğine, dolayısıyla -biraz komplo teorisyenliğine soyunarak- son günlerde medyada işlenen bahar yorgunluğu kavramının, biraz da bu peşpeşe gelen yıpratıcı olaylar serisinin dayattığı bir zorunluluk şeklinde değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmiştim. Ancak bu ayın başında, "Ora"dan, bahar yorgunluğunu katmerli bir şekilde hissetmemize yolaçacak, 21. yüzyıl Türkiyesi için akıllara durgunluk verebilecek bir haber aldık: Şırnak'ın -Şırnak'a kıyasla daha canlı bir ticari hayatın hüküm sürdüğü- ilçesi Cizre'de, ilçeyi kırıp geçiren bir salgın sonucunda, ilçe çapındaki 30 bin öğrencinin yarısı uyuz hastalığına yakalanmış ve bu yüzden ilköğretim okullarında öğretimin -mecburen- 2 günlüğüne durdurulmasına karar verilmişti. Bu haber, maalesef hakettiği ilgiyi göremedi Türkiye medyasında. Bunu; evrensel anlamda "haber" kavramına sırt çeviren ve "haber"i ...

Bir Konser İlanının Düşündürdükleri...

Resim
2006 yılında İstanbul, her tarzdan seçenekler sunan zengin menüsüyle, İstanbullu müzikseverleri seçim yapma konusunda sersemletmeye aday bir konser sağanağına maruz kalacak gibi gözüküyor. İlk olarak Chumbawamba ve Testament ile yüzünü gösteren bu sağanak; Depeche Mode, Apocalyptica, Alan Parsons Project, Sting, New Model Army, Deftones, Morrissey, Black Eyed Peas gibi grup ve müzisyenlerin, önümüzdeki bahar ve yaz aylarında sökün edeceği haberlerine bakılırsa, çok daha şiddetleneceğinin sinyallerini veriyor. Ancak asıl bomba, Roger Waters'ın konser haberinin duyurulması ile patladı: Efsanevi Pink Floyd'un eski vokalisti Roger Waters, 20 Haziran'da İstanbul Kuruçeşme'de sahne alacak. Ortahalli bir Pink Floyd dinleyicisi olarak, bu haberi ilk duyduğum anda, mutlaka o tarihi akşamda Kuruçeşme'de yerimi almalıyım diye düşündüm. Ancak zamanla, bu konser, benim için cazibesini yitirmeye başladı ve bu büyük müzik adamının vereceği konsere gitmemeye karar verdim. Fanatizm ...

Bahar Yorgunluğu

Resim
Günler günleri, yetmedi, günler geceleri kovaladı, sonunda yenik düştü günler gecelere, geceler ebeydi artık, günler sobelemişti bir kere, sonra haftalar çıkageldi, ne kadar gece varsa, peşine takılmış günlerle birlikte, kattı önüne, sürdü götürdü. Derken aylar, haftaların çıkardığı bu toz dumanın üzerine çöktü, artık ne günlerin ne de haftaların esamisi okunuyordu, böylece geçti Serbest Stil'in uzatmalı kış uykusu, zaman zaman hiç bitmeyecek gibi gözükse de, sonunda nihayete erdi ve Serbest Stil, 2006 baharına uyandı; hevesle, iştahla, şevkle... Aslında, memleketin baharı karşılama nümayişlerinin, yurdun her köşesinde, bu yıl biraz daha görkemli, biraz daha patırtılı törenler eşliğinde cereyan etmesinin bu uyanışta önemli bir payı olduğunu itiraf etmem gerek. Yoksa bana kalsa, bu kış uykusunu önümüzdeki yılın kış uykusuyla birleştirirdim herhalde... 2006 baharını, ülke çapında kendini kaybedercesine -ya da kendinden geçercesine- kutlama yarışında başı, 29 Mart'ta Sakarya'd...

Depremini Bekleyemeyen Ülke (2)

Resim
1999 Gölcük depremi ertesinde, Türkiye'nin deprem ülkesi olduğuna uyandığı bir döneme girdiğini, ancak henüz yolun başında olduğunu daha önceki bir yazımda ele almaya çalışmış ve yakın zamanda İstanbul merkezli yıkıcı bir depremin beklendiğinden hareketle, konuyu işlemeye devam edeceğimi söylemiştim. Kaldığımız yerden devam edelim. Sözkonusu İstanbul depreminin büyüklük bakımından Gölcük depreminden aşağıda kalır bir yanının olmayacağını öngören bilimadamları, son 2000 yıl içinde kaydedilmiş depremleri inceleyerek bu depremin 2030'a kadar gerçekleşme ihtimalini %62 olarak hesaplamış durumdalar. Beklenen İstanbul depremi konusunda yapılan çalışmalara bağlı olarak yapılan hesapların sonucunda ortaya konulanın, aslında bazı öngörüler olduğunu not ederek ve bu hesaplamaların detaylarına girmeden şunu söylemek gerekir: Evet, bu bir öngörüdür, çeşitli kabullere bağlı bir metodoloji sonucunda elde edilmiş bir olasılık değeridir karşımızdaki. Ancak, ortada, bilimsel bir değer taşıyan ...

Ankaralı Gözüyle Şehr-i İstanbulin

Resim
Editörün notu: Serbest Stil'in yaklaşık 1 aydır yaşamakta olduğu ve editörünün de acz içinde seyirci kaldığı atalet durumuna gönlü elvermeyen hayırsever bir Ankaralı Serbest Stil sever, editöre bir yazı gönderdi. Editör, son 1 aydır yetim bıraktığı blog'una sahip çıkan ve böylece editörünün yüzünü kızartma pahasına bu değerli katkıyı sunan Başak hanıma teşekkür ederek bu yazıyı sizlerle paylaşmaya karar verdi. Noktasına, virgülüne dokunmadan yayınlıyoruz; buyrun: Bir hafta kadar önce bu yazı, ne zaman bir Ankaralı ve İstanbullu (burada aidiyet eklerini aristokrat bir zihniyetle değil, doğrudan doğruya kendini o kent yahut şehre ait hissetme bilincine tekabül etmek üzere kullanıyorum) bir araya gelse açılacak olan Ankara-İstanbul kıyaslaması mevzuunun anlamsızlığına temas etmek üzere yazılmaya başlanmıştı ve şu cümlelerle girişmişti yazar bu işe: "Sohbet, hemen daima şöyle başlar: Yahya Kemal'e sormuşlar, Ankara'nın en çok neresini seviyorsun, diye; o da demiş ki, e...

İkinci Maç - Oyuna bir çelme (2)

Resim
Son yazımda , 12 Kasım 2005'te Bern'de oynanan maçı ve bu maçın ardından yaşananları, biraz "iğneyi kendine, çuvaldızı başkasına" hissiyatıyla, biraz da 16 Kasım'da İstanbul'da oynanacak ikinci maça dönük projeksiyonları bağlamında, ele almaya çalışmıştım. Kaldığımız yerden devam edelim. İlk maçı takip eden günler içerisinde, Türkiye cenahında, anahatları; peyderpey tansiyonu yükseltmek, "göze göz, dişe diş" düsturuna müracaat ederek toplumun intikamcı duygularını harekete geçirmek, böylece bir yandan ateşli bir taraftar baskısına zemin hazırlayıp diğer yandan da rakibin gözünü korkutmak şeklinde belirlenmiş bir stratejinin tedavüle sokulduğunu gördük. Bu, Türkiye için yeni sayılmayacak bir taktikti. 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası grup eleme maçları kapsamında, 2 Nisan 2003'te Sunderland'de karşılaştığımız İngiltere'ye yenildikten sonra, Türkiye, 11 Ekim 2003'te İstanbul'da İngiltere'yi ağırlayacağımız rövanş maçı öncesinde, b...

Stat Dışı Bir Maç Analizi (1)

Resim
2005 Ekim ayı başında, Almanya'da 2006 yazında oynanacak olan dünya kupasına katılacak son 5 takımı belirleyen kura çekimi sonunda, Türkiye milli takımı, İsviçre ile 12 Kasım 2005'te deplasmanda ve 16 Kasım 2005'te kendi sahasında, iki baraj maçı oynamak üzere eşleştiğinde, Türkiye'nin böylesine utanç verici bir duruma düşebileceği, aklımızın ucundan bile geçmiyordu. Gerçi, ana lisanı şiddet olan, en ufak bir tahrik karşısında kendini kaybeden ve bu andan sonra gözü kararıp sağa sola şuursuzca saldıran, her şey olup bittikten sonra da yaptıklarını tahrik oluşuyla meşrulaştırmaya çalışan Türkiye toplumunun, gerek futbol alanında gerekse hayatın diğer alanlarında defalarca tanık olduğumuz, mütecaviz karakterini unutmuş değildik. Ama İsviçre ile alıp veremediğimiz bir şey olmadığı için, işin bu raddeye varmasını da beklemiyorduk haliyle. 12 Kasım'da Bern'de, maça gidenlerden öğrendiğimiz kadarıyla, stada gelinceye dek, her şey yolundaydı. Milli takım kafilesi günle...

Türkiye'nin Depremle Olan İmtihanı (1)

Resim
Anadolu anakarası, girintili-çıkıntılı Ege ve Akdeniz kıyılarından ve özellikle hareketliliğiyle dünya çapında nam salmış Kuzey Anadolu Fay (KAF) hattından da anlaşılabileceği gibi, yüzyıllardır süregelen ciddi yer hareketlerinden muzdarip, bir anlamda şanssız bir yarımada. Üzerinde yaşayan insanların tecrübe etmek zorunda kaldıkları büyük depremlere ve bilimadamlarının kapsamlı çalışmalarına rağmen, Türkiye toplumu, bir deprem ülkesinde yaşadığını ve buna göre yaşamını düzenlemesi gerektiğini, ne yazık ki ancak 1999 Gölcük depreminden sonra farkedebildi. Bu -gecikmeli- farkına varma ve kabullenme hali, bu depremin geniş ve nüfus yoğunluğu fazla olan bir alanı yıkıcı bir şekilde vurmuş olması kadar, depremin, Türkiye ekonomisinin candamarı sayılan ve bu ayrıcalığından ötürü, medyada yer tutma açısından, her zaman Türkiye'nin diğer bölgelerine oranla alenen kayırılagelmiş olan Marmara Bölgesi'ni, bilimadamları açısından sürpriz sayılmayan, ancak deprem dersine yüz vermeyen toplu...

Müzmin Bütünleme Dersimiz: Tarih

Resim
Tarih, sosyal bilimler arasında, benim için çok özel bir konuma sahip olan bir bilim dalı. Yıllarca, her Türkiye'li genç gibi, Türk Milli Eğitim sisteminin cenderesinde kalmış bir insan olarak, ortaöğrenimim sona erdiğinde, "tarihle bir daha işim olmaz" demem beklenirdi herhalde. Ancak, tersine; bu eğitim sisteminin ezberci, dünya tarihinden koparılmış ve yanlı resmi tarih kalıplarının, üzerimde, tarihe büyük bir merakla ve hevesle yönelmek gibi kışkırtıcı bir yan etkisi oldu. Maalesef, bu cendere, her bünye üzerinde aynı etkiyi yaratmıyor. Nitekim, tarih, 21. yüzyıl Türkiye toplumunun en sorunlu olduğu alanlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Kalabalık ve genç bir nüfusa sahip bir ülkede yaşıyoruz, ama aynı zamanda bir kitabın herhangi bir baskısının 1000 adetle sınırlı olduğu, keza, en çok satılan gazetenin, zorlama promosyonlarla bile, 1 milyonluk bir tiraja erişemediği bir ülke burası. Hatta, hala okuma-yazma kursları düzenleyerek, buradan mezun olan yaşlı başlı insa...

Bir İyelik Sorunu

Resim
Göçebe bir kültürden geldiğimizden midir bilinmez, yaşadığımız çevreyi sahiplenmekte ciddi güçlükler çekiyoruz. Bu güçlükler çeşitli şekillerde kendini gösteriyor. Örneğin, üzerinde yüzyıllardır yaşadığımız topraklarda, geçmişten miras kalan değerli yapıları restore ederken özensiz davranıyoruz; Side'deki antik kent kalıntılarının içerisine betonarme sütunlar sokuşturmakta herhangi bir sakınca görmüyoruz. Ya da Sümela Manastırı'nda olduğu gibi, bloklar halinde mozaiklerin sökülüp kaçırılmasına göz yumuyoruz. Hatta manastırın içini kaplayan kesif sidik kokusundan da anlaşılacağı üzre, asgari bir bakımı bile çok görüyoruz bu özel mekanlara. Bu değerleri sahiplenmediğimiz için, bu mirası korumak gibi bir kaygımız olamıyor, dolayısıyla, bu mirasın başına gelenler de bizi pek ilgilendirmiyor. 6-7 eylül olaylarını anmak amacıyla, daha birkaç ay önce, İstanbul Beyoğlu'nda açılan serginin fiili saldırıya uğrayışı gözümün önüne geliyor da, belki de Türkiye insanının bu konudaki hale...

Plaza - Son sözler... (4)

Resim
Bir süredir kurcaladığım plaza konusuna bir nokta koymaya geldi sıra. Son olarak, plazadan içeri bir adım atmış ve ilk izlenimlerimi aktarmaya çalışmıştım. Dedektördü, turnikeydi derken bütün engelleri aştıktan sonra içeriye sızmayı başardığınızda, plaza hayatının, aslında modern kapitalist toplumun her gün tekrarladığı bir iş ritüelinden başka bir şey olmadığını gözlemliyorsunuz. Büyük şehirlerde her sabah görmeyi kanıksadığımız yoğun araç trafiği, bir müddet sonra, plazalara akın eden insanların turnike önlerinde oluşturduğu kuyruklara dönüşerek ortadan kayboluyor. Uzayıp giden turnike kuyruğu ise, bu engeli aşan insanların bu kez de tıpış tıpış asansör sırasına girmesiyle, turnike ardına taşınarak sürüyor. Asansörler yardımıyla katlarına dağılan plaza çalışanlarının yerlerine oturmasıyla birlikte, ritüelin sabah faslı nihayete ermiş oluyor. Bu işleyiş, özellikle çalışanların üzerlerindeki üniformamsı takım elbiseleri de hatırlandığında, askeri bir intizam görüntüsü veriyor. Katlard...

Plaza - İçeride havalar nasıl? (3)

Resim
Geçenlerde, plazalara şöyle bir dışarıdan bakmaya çalışmıştım. Yetmedi, bir tur daha attım plazaların etrafında, belki kaçırdığım bir şeyler olabilir diye. Açıkçası, sabahları bir plazanın döner kapısı önünde gamsız bir şekilde uyuyan tekir kedi ile plaza etrafında konuşlanan hoşsohbet simitçi amca dışında, hayata dair herhangi bir detay gözüme çarpmadı. Özetle, plaza, dışarıdan, gösterişli bir yabancılaşma abidesinden başka bir görüntü vermiyor. Bu kez, biraz daha cüretkar davranıp içeri girelim ve bu yabancılaşmanın anatomisine bir giriş yapalım. İçerisi, ihtişam ve kullanılan teknoloji bakımından, dışa yansıyan görüntüyü pek aratmıyor, dolayısıyla burada bir tutarlılık sözkonusu. Yani, "dışı seni yakar, içi beni" demek mümkün değil. Bu tür yapıların, özellikle akıllı oluşu öne çıkarılır, herhalde dışarıdan bu güce karşı saygı duymakta bazı tereddütlerimiz varsa, bunları, içeri girdiğimizde gördüklerimizi, insan zekasını aşan üstün bir zeka şeklinde yorumlamamız ve hayran...

Yirmi Detay

Resim
Favori uğrak blog limanlarımdan "Lezzetin İzinde"nin evsahibesi sevgili Başak , "elim sende" oyununa beni de katmış ve seçtiği 3 ebeden biri olarak beni göstermiş. Ne diyelim, öncelikle teşekkürler... Bu turda, oyunun kuralı, kendimize ait 20 detayı verip yeni 3 ebeyi sobelemek. 20, tek başına küçük bir sayı, ama iş, insanın kendini tanımlamak üzere 20 detay vermesine gelince, birden büyüyüveriyor bu iddiasız sayı. Düşünsenize, size özel sayılabilecek detayları, hem de 20 detayı, etrafta kim var kim yok diye bakmadan, blog üzerinden orta yere dökmeniz isteniyor. Bu yüzden zor bir görev var önümde, ama zoru severim ben, o yüzden memnuniyetle bu oyun davetini kabul ederek girişiyorum huzurlarınızda kendimi sergileme görevine. 1) Tutkulu bir yanım vardır, bazen dozunu kaçırır, saplantı haline getiririm tutkularımı. Bir kere gönlüm kapılmaya görsün bir kadına ya da bir güzelliğe, nerede duracağımı bilemem. Bereket, bu kapılma anını seyrek yaşarım, kolay kolay etkilenmem...

Türk Solu - Durumdan Çıkan Vazife (2)

Resim
Son yazımda , Türk Solu'nun içine düştüğü ve kanımca ülkenin geleceği üzerine kafa yoran herkesin de dikkate alması gereken çıkmazı, kabaca tanımlamaya çalışmıştım. Sözkonusu olan, herhangi bir siyasal hareketin güç kaybı değil; ideolojik düzlemin iki ana ekseninden birinin tamamen silinmesidir. Bu durum, ülkenin yönünü belirleyen iç politika kapsamında ele alınacak basit bir denge problemi olarak yorumlanıp geçiştirilecek bir siyasi gelişmeden çok daha fazlasını ifade ediyor. Aynı zamanda, özellikle önümüzdeki yıllarda, dış politika sahnesinde başbaşa kalacağımız AB ile ne düzeyde bir uyum tutturabileceğimizi belirleyecek bir gerçekle, bu oyunda Türk tarafının suflörsüz bir halde rolünü oynamak zorunda kalmasıyla karşı karşıyayız. AB'ye üyelik sürecinin müzakere düzeyinde resmen başlamasıyla birlikte, süreç karşıtları gittikçe daha yüksek sesle kampanyalar yürütür hale geldi. Hükümet kanadının, bu rüzgara direnmeye yetecek içtenlikten ve donanımdan uzak olduğu ise aşikar. Geld...

Türk Solu'nun Hal-i Pürmelali (1)

Resim
Samuel Beckett'in yenilgi üzerine sarfettiği o ünlü cümleye, çoğunuz bir yerlerde rastgelmişsinizdir: "Denedin, yenildin. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil!" Hayatın herhangi bir alanında bizi karşılayan tatsız deneyimlerdir yenilgiler ve insanı, çeşitli derecelerde sarsan ve hemen akabinde ciddi bir toparlanma ihtiyacını yakıcı bir şekilde hissettiren deneyimlerdir. Ne kadar hazırlıklı girdiğinizi düşünseniz de bir mücadeleye, ister istemez galibiyete şartlanırsınız. Bunun dışında aldığınız bir sonuç, hayalkırıklığıyla başlayıp depresyona kadar savrulmanıza sebep olabilecek bir salınım sürecini tetikler. Beckett, yenilginin içerisinde barındırdığı ve bize sunduğu yenilenerek gelişme imkanlarını hatırlatır, ki bu salınımın depresif ucuna meyletmeden önce şöyle bir soluklanalım ve olup bitenleri bir gözden geçirelim. Türkiye'nin son 25 yılına damgasını vuran en acı yenilginin öznesidir Türk Solu. Ancak Türk Solu'nun -zaman zaman bazı kolları Beckett'in anaf...